Home / OSHO KİTAPLARI / EGO 25- AYDINLANMA 3

EGO 25- AYDINLANMA 3

Herkesin bu kadar çok aydınlanmayı istediğini görüyorum. Aynı zamanda korktuğumuz da bir gerçek değil mi? Kendi varlığımızın içinde rahatlamaktan bizi alıkoyan korku nedir?

Pek çok korku vardır, bir tane değil. İlki eğer aydınlanmak istersen psikolojik olarak ölmek zorundasındır. Yeni bir ruhsal varlık olarak yeniden doğmak zorundasın. Ve sen ruhsallık hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Kendin hakkında bildiğin her şey egonun etrafında merkezlenmiş olan zihnindir.

Senin olmadığın bir şey ile özdeşleşmiş olman ve her zaman olduğun, her zaman olacağın şeyi unutmuş olman çok garip bir olgudur. Başka herhangi bir şey olmanın hiçbir yolu yoktur. Senin varlığın varoluşsal olana aittir. Ancak katman katman koşullanmışlık vardır: Ailenin, öğretmenlerin, din adamların, politikacıların. Seninle, gerçek senle ve seninle ve gerçek olmayan sen arasında upuzun sıralanmış insanlar vardır.

Ve doğal olarak sen anne babanı sevdin, onlar seni sevdi. Sana yapmış oldukları her şey bütünüyle bilinçsizceydi, amaçsızdı. Onlar hiçbir zaman senin bir ikiyüzlü olmanı istemedi ama seni bir ikiyüzlü yaptılar. Onların niyetlerinden hiç şüphem yok. Onların niyeti seni çok büyük bir şey yapmaktı ama onlar senin kadar bilinçsizlerdir. Onların anne babası onlara miras olarak kendi bilinçaltlarını vermiştir. Ve bu Adem ve Havva’dan beri sürmektedir. Her kuşak gelecek olan kuşağı her türden pislikle, hurafelerle, aptallıkla doldurmaya devam eder.

Ancak onlara kızma. ‘Kızgın genç adam’ hakkında bir şeyler duymuşsundur. Kızgın genç adam bir aptaldır. Öfke hiçbir şey çözmeyecektir; o her şeyi daha zor ve daha karmaşık hale getirecektir. Senin anne baban, senin öğretmenlerin, senin komşuların öfkeyi hak etmiyor; onlar şefkati hak ediyor. Onlar başka bir şey yapamazlardı. Tüm iyi dilekleriyle seni mahvetmişlerdir, tıpkı onların anne babalarının onları mahvettiği gibi.

Ve şayet sen aydınlanmazsan kendi çocuklarını mahvedeceksin. Onların iyiliği için onlara her türden saçmalığı vereceksin.

Sana, sen bir Hıristiyansın, sen bir Hindusun, sen bir Müslümansın denmiştir. Sen bu dünyaya bir tabula rasa olarak geldin; üzerine hiçbir şey yazılı değildi. Anne baban üzerine saldırdı ve seni bir Hıristiyan yaptı ve Hıristiyanlık fikrini sana zorla dayattı ve senin korkularını, senin hırsını, onu sende yerleştirmek için kullandı. Sen cehennemden korkutuldun, sen cennet için hırslandırıldın. Elbette onlar senin günah yoluna sapmamanı ama sevabın saltanat yolunu izlemeni istediler.

Onların niyetlerinde yanlış hiçbir şey yoktu; sorun olan onların niyetleri değildir. Sorun olan şey onların bilinçli olmamaları, sana ektikleri tohumların zehir tohumu olmasıdır. Hiçbir iyi dilek, hiçbir iyi niyet bu tohumları değiştirmeyecektir. Ve bir kez onlar sende kök saldıktan sonra onlardan kurtulmak giderek daha da zorlaşır. Çünkü sen zehir ağacı ile özdeşleşmişsindir.

Bir Hıristiyan’ın Hıristiyanlığı bir kenara bırakması çok zordur. O ihanete benzer bir şey yaptığını hissedecektir. Hıristiyanlığı bir kenara koyarak o, İsa Mesih’e ihanet etmiş gibi hissedecektir. O kimseye ihanet etmiyor. O basitçe her türden insanın onun üzerine koymuş olduğu koşullanma pisliğinden kurtulmaya çalışıyor.

Korku budur. Herhangi bir koşullanmayı bırakmaktan korkarsın çünkü bu koşullanma sana belli bir kişilik verir. Fakat sen bunun farkında değilsindir, bu yüzden bu konuda endişelenmezsin. Kişiliğin senin bireyliğinin yerini almıştır. Ve kişiliğini fırlatıp atmak demek tüm geçmişin, onun hepsi demektir. Seçme şansı yoktur… Onda kötü taraflar vardır, onları at ve onda iyi taraflar vardır, onları koru diye bir şey söz konusu değildir.

Senin tüm geçmişin sana başkaları tarafından dayatılmıştır, bu yüzden onun iyi ya da kötü olmasının bir önemi yoktur. Hatırlanması gereken önemli şey onun senin bir keşfin olmadığıdır. Onun hepsi ödünç alınmıştır. O ikinci eldir, üçüncü eldir. Belki de milyonlarca elden geçmiştir. O gerçekten kirlidir.

Ondan bütünüyle kurtulmak zorundasın.

Bütünüyle kendini kaybetmiş hissedeceğin bir boşluk olacak. Kim olduğunu, kendini tanıyordun. Kim olduğunu bilmediğin bir boşluk gelecek. Ancak bu güzel bir deneyimdir. Çünkü masumiyetin geri gelmiştir. Yeniden doğarsın; o yeni bir doğumdur. Artık keşfetmeye başlayabilirsin.

Tüm arazi yenidir, asla daha önce burada olmamıştın. Varoluşunun çeperinde dolanıp dolanıp duruyordun. Bu maceralıdır, çok büyük bir meydan okumadır. Korku ortaya çıkar. Korku ortaya çıkar çünkü olduğunu zannettiğin şey ellerindedir. Ve benim bahsettiğim bireysellik senin ellerinde değildir. Ne keşfedeceğini ya da keşfedilecek bir şey olup olmadığını bilmiyorsun.

Pek çok dilde bir deyim vardır… benzer deyimler: “Elinde olan yarım ekmek uzakta olan bütün ekmekten daha iyidir.” Ve ben senden bu yarım ekmeği şu an senden çok uzakta olan bir şey için bırakmanı istiyorum. Korku doğaldır. O endişelenecek bir şey değildir, sadece anlaşılması gerekir.

Sadece senin için korkulacak hiçbir şey olmadığını net bir şekilde söyleyebilirim. Doğumdan sonra sana eklenmiş olan her şeyi bırakabilirsin; yine de yaşıyor olacaksın, sadece yaşamak değil, bolluk içinde yaşamak. Ölümü beklemene gerek yok. Kişiliğini şimdi ölüme ve yeniden doğuma verebilirsin.

Aydınlanma tam olarak budur: Kişilik ölür ve kişilik tarafından bastırılmış olan bireysellik gelişmeye, çiçek açmaya başlar.

Ancak senin sorun başka bir soru daha ortaya çıkarır. Beni dinleyerek ya da aydınlanma fikri üzerine okuyarak onun için hırslanmaya başlarsın. En başından beri ıskaladığın nokta budur. “Aydınlanmak istiyorum” dersin. İstemek engeldir. Aydınlanmak isteyen bu ‘ben’ kimdir?

Bu ‘ben’ aydınlanmış olmaktan seni alıkoyan senin egonun kendisidir. Şimdi insanların büyük bir lideri olmaya, dünyadaki en zengin insan olmaya, Amerika’nın ya da Rusya’nın en güçlü başkanı olmaya çalışan ‘ben’ tüm bu başkanlardan ve tüm bu zengin insanlardan daha büyük hale gelmek için yeni bir fikre; aydınlanmaya sahip olan ‘ben’ ile aynıdır. Ego, “Çok iyi! Aydınlanmak istiyorum” der.

Ego aydınlanamaz, sadece karanlık aydınlık olabilir.

Beni dinlerken ya da bu fikri başka bir yerden edinirken hatırla: Aydınlanmayı isteyemezsin. Aydınlanabilirsin ama onu isteyemezsin, onu arzulayamazsın. O satın alabileceğin bir mal değildir. O işgal edebileceğin bir ülke değildir. O yaklaşıp bulabileceğin bir yerde —dışarıda— değildir.

Aydınlanma, her ikisinin de —kişiliğin ölümü ve bireyselliğin yeniden doğumu — dahil olduğu içsel deneyimin adıdır.

Dünyanın her tarafındaki manastırlarda bulunan insanlar aydınlanmayı, uyanmayı, özgürleşmeyi —aynı deneyim için pek çok sözcük—-arzuluyorlar. Ancak onlar sadece aptaldırlar. Aslında onlar aydınlanmayı arzulayarak aydınlanmayı pazardaki bir mal haline getiriyorlar.

Aydınlanma arzulanacak bir şey değildir. O zaman kişi ne yapmalıdır? Kişi kendi kişiliğini katman katman anlamak zorundadır. Aydınlanmayı bütünüyle unut, onun seninle hiçbir alakası yoktur. Kesin olan bir şey vardır: Sen aydınlanamazsın. Kim olduğunla başla. Tıpkı soğanın soyulduğu gibi kişiliğini katman katman soy. Bu katmanları atmaya devam et. Yeni katmanlar olacaktır. Ve en sonunda soğanın kaybolduğu ve ellerinde sadece boşluğun olduğu bir an gelir. Bu an aydınlanma anıdır. Onu arzulayamazsın çünkü arzu, soğanına bir katman daha ekler. Ve diğer tüm katmanlardan daha tehlikelidir.

Bir cumhurbaşkanı olmak çok büyük bir şey değildir herhangi bir ahmak onu becerebilir. Aslında dünyanın her tarafında ahmaklar bunu yapıyor. Başka kim bir cumhurbaşkanı ya da bir başbakan olmakla ilgilenir? Hiçbir zaman bilge bir adamın cumhurbaşkanı ya da başbakan olmaya çalıştığını görmedim.

Garip bir gerçeğin farkında mısın, geçmişte bazı krallar aydınlanmıştır. Hindistan’daki Ashoka aydınlanmıştır. O dünyadaki en büyük imparatorlardan biriydi. Aslında Hindistan ondan sonra asla o kadar büyük olmamıştı. Hindistan’ın parçaları işgal edilmeye, yeni ülkeler olmaya devam edip durmuştur. Bugünkü Hindistan Ashoka’nın imparatorluğunun sadece üçte biridir. Çin’de, Japonya’da, Yunanistan’da aydınlanmış olan imparatorlar vardı. Bir imparator, imparator olmayı arzulamış kimse değildir. Nasıl ki birisi bir dilenci olarak doğarsa, o da bir imparator olarak doğar. O bunu normal karşılar; kendi soğanı etrafındaki bir hırs katmanı haline gelmez.

Ancak biz herhangi bir cumhurbaşkanının, herhangi bir başbakanın aydınlandığını asla duymamışızdır. Bu garip gelir ama nedeni çok açıktır. Cumhurbaşkanları doğmaz, onun için mücadele etmek zorundadırlar, yalan söylemek ve —bu vaatlerin yerine getirilemeyeceğini gayet iyi bilerek— vaat etmek zorundadırlar. Onlar diplomatik olmak zorundadır, onlar ne istediklerini söyleyemezler. Onlar bir şeyler söylemeye devam edip dururlar ve onlar asla onları yapmayacaktır. Politikacı son derece kurnaz olmak zorundadır.

Hiçbir politikacının aydınlandığı duyulmamıştır. Bunun basit nedeni, monarşinin kaybolduğu demokratik dünyada ülkenin başı olmanın egonun en büyük arzusu olmasıdır. Ancak aydınlanma arzusu nihai arzudur; ondan daha büyük bir şey arzulayamazsın. Mutlak saadeti istemişsindir, mutlak varoluşsal bilgeliği istemişsindir.

Aydınlanmayı bir arzu haline sokma; aksi taktirde ıskalamaya devam edersin.

Sana önereceğim şey aydınlanmayı unutmandır.

Onun seninle bir alakası yoktur, onu asla göremeyeceksin; o sen yokken gerçekleşir. Soğanını tamamıyla soyduğunda, egon buharlaştığında, o oradadır. Ancak sen “Ben aydınlandım” diyemezsin. “Ben” artık orada değildir; aydınlanma oradadır.

Korku normaldir çünkü tüm kişiliğini bütünüyle bırakmak zorundasın ve bu ise şu an sahip olduğun her şeydir. Onun ötesinde bir şey olduğunu bilmiyorsun. Daha fazlasını elde etmek istiyorsun ve ben ise sana seni sen yapan her şeyi ver diyorum. Korku budur. Eğer korkuyu dinlersen, hiç umut yoktur.

Fakat aslında senin neyin var? Kaygı, ıstırap, sıkıntı, çaresizlik, başarısızlık; binlerce kompleks. Senin tüm hazinen budur. Sadece ona bir bak! Bu hazineyi bırakma, kaygılarından kurtulma, sıkıntıyı fırlatıp atma korkusu nedir?

Ancak her şey gerçekten karmaşıktır. Niçin sıkılıyorsun? Ve niçin ondan kurtulamıyorsun? Onun içinde bazı çıkarlar olmalıdır. Karından yahut kocandan sıkılmış olmalısın. Her karı ve her kocanın birbirinden bıktığı, sıkıldığı bir noktaya gelmesi kaçınılmazdır. Ancak bir zorluk vardır. Karına sadece hoşça kal diyemezsin. Çocukların vardır ikiniz de onları seversiniz, bu çocukları kaybetmek istemezsiniz. Çocukları kimin alacağı üzerine mahkemede bir kavga olacaktır; her ikisi de onlara sahip olamaz.

Toplumda belli bir prestijin vardır, insanlar sizin model olan çiftlerden biri olduğunuzu düşünür. Çünkü onlar sizi her zaman birbirinize sevgi gösterirken görür. Bir ayin gibi işe giderken karını öpersin, işten döndüğünde karını öpersin. Ne senin için bir anlamı vardır ne de onun için anlamı vardır ve her ikiniz de bunu bilirsiniz. Ve karını öperken içerden kendine “Tüm bu şeylerin canı cehenneme” diyorsun.

Ancak insanlar içinden kendine söylediğin şeyi duymuyorlar, onlar sadece görür. “Otuz yıllık evlilik ve sanki arabalarının arkasında yeni evli yazısı yazıyormuş gibi hâlâ çok sevgi dolular. Görünen o ki onların balayı uzadıkça uzuyor: Otuz yıllık balayı!”

Bunun sonu yoktur. Topluma girdiğinde rol yaparsın; insanların sahip olduğu sizin en iyi çift olduğunuz fikrini korumak zorundasın. Bunlar senin yatırımlarındır.

Belki de sen zengin bir kadınla evlendiğin için zenginsindir. Eğer onu bırakırsan yeniden dilenci olacaksın; bunu yapmak istemezsin. Belki de eşinin iyi görünümü — bu çok garip bir dünyadır—ya da eşinin ilişkileri sayesinde iyi bir işe sahipsin. Eğer karından ayrılırsan işini kaybedebilirsin. O halde sıkıntıdan nasıl kurtulmalı? Can sıkıntısı pek çok yatırımla ilişkilidir.

Onun cesarete, büyük cesarete ihtiyacı vardır. Ve sana söylemek isterim ki dilenci olman ama canının sıkılmaması, imparator olup canının sıkılmasından çok daha iyidir. Çünkü sıkıntı ruhsal dilenciliktir. Ve o asla tek başına gelmez. Eğer sıkılıyorsan çaresizlik olacaktır, kaygı olacaktır, ne yapmalı diye zihinde sürekli bir gerginlik. Öldürmek isteyebileceğin bir adam ya da kadınla yaşamaya devam etmek zorundasındır ve onları öpmek zorundasındır.

Sıkıntıyı bırakmak her ne pahasına olursa olsun devrimci bir adım demektir; sıkılmış bir insan olarak hayatınla sürünmeyeceksindir. Çünkü yaşamının anlamı nedir? Ve dünyanın her tarafında herkesin sıkılmış olduğunu göreceksin. Birisi işinden, mesleğinden sıkılmıştır. O hiçbir zaman bir doktor olmak istemedi ama anne babası onu daha saygıdeğer, daha kârlı bir iş olduğu için doktor olmaya zorladı. Kâr edersin, saygınlık elde edersin ve hâlâ sana halkın hizmetindeki büyük birisi derler. Çünkü sen insanlığa hizmet ediyorsun. Bu gerçekten muhteşem!

Anne baban seni bir doktor olmaya zorladı. Ondan nefret ediyorsun, onu hiç istememiştin, sen bir ressam olmak istedin. Ancak hiç kimse seni dinlemedi, sana, “Sen delirmişsin eğer bir ressam olmak istersen sokakta bir dilenci olarak öleceksin. Tüm bu saçmalıkları unut. Kişi gençken zihnine her türlü romantik fikir gelir. Sakin ol evlat. Biz de genç olduk ve biz de muazzam şeyler hayal ettik. Ama şimdi biliyoruz ki tüm bu romantik fikirler sadece geçici bir hevestir. Eğer senin bir ressam olmana izin verirsek bizi asla affetmeyeceksin. Senin bir ressam olmana izin veremeyiz” dediler.

Sen bir müzisyen, bir dansçı, bir heykeltıraş olmak istedin. Ama hiç kimse seni desteklemeyecektir. Sen bir dansçı olmak istedin ve bir iş adamı haline geldin; bundan sıkılırsın. Bir gün kendini gerçekten bir ağaca asıp her şeyi bitirmek istersin. Ancak bunu da yapamazsın çünkü yapılacak çok şey vardır: Vergi iadesi formlarını doldurmak zorundasındır ve vergi dairesi senin peşindedir… Kendini asacak vaktin yoktur.

Etrafında bitmemiş çok fazla şey var. Önce her şeyi bitirmen gerekir. Ondan sonra kendini gidip asarsın. Ancak her şey her zaman bitmemiş kalır. Ve kendini asma fikri sana birazcık rahatlama sağlar, durum ne olursa olsun her zaman bir çıkış olması sana belli bir zevk verir: Her zaman kendini asabilirsin. O yüzden ne acelesi var. Ve kim bilir? Yarın bir şeyler değişebilir. Doğru kadını bulabilirsin.

Doğru kadın yoktur, doğru erkek yoktur. Hiç kimse öyle birini bulamamıştır. Ancak doğru erkeği doğru kadını bulma fantezisi…

Her çift ilk kez âşık olduklarında birbirleri için yaratılmış olduklarını zanneder: Her zaman için hayalini kurduğu kadın budur. Hep düşündüğü, arzuladığı kadın, erkek budur. Ancak balayı bittiğinde yanlış kişiye yakalandığını bilirsin; birbiriniz için yaratılmadınız.

Ama fanteziler kurmaya devam edersin “Belki başka bir kadın?” çünkü dünya kadınlarla doludur, erkeklerle doludur. Bu kez kaçırdın. Bir daha ki sefer…

Arkadaşlarımdan birisi üç kez evlendi. Hindistan’da boşanmak zordur. Neredeyse tüm hayatı boşa gitti; kadınlar baş belasıydı. Kanun kolay değildir ama o bir şekilde başardı çünkü Hindistan’da bir şekilde her şeyi başarabilirsin, ihtiyaç duyulan tek şey paraydı ve onun parası vardı. Herkese rüşvet verebilirsin. Bu ulusal bir gelenekti ve yeni değildir, çok eskidir.

Hintliler Tanrı’ya rüşvet vermektedir o halde bir memura ya da hâkime rüşvet vermekten niye çekinsin? Hintli tapınağa gittiğinde tanrısına, “Eğer bu piyangoyu kazanırsam sana beş rupi değerinde tatlı sunacağım” ya da “On bir tane brahmin‘e ziyafet çekeceğim der.” Bu nedir? Ve piyango bir milyon rupidir; beş rupiye bir milyon rupi kazanmaya çalışıyor. Ve asırlardır Hintliler Tanrı’ya rüşvet vermektedirler, bu onların geleneğidir. Kimse bundan gocunmaz.

Herhangi birisine rüşvet verebilirsin; ne o bundan gocunur ne de sen kötü hissedersin çünkü o senin işini yapıyor. Bu neredeyse iş için ödeme yapmaktır. Ve o senin ona verdiğin rüşvetten çok daha pahalı bir iş yapıyor. Her şeyi başarabilirsin. Cinayet işleyebilirsin ve mahkeme tarafından saygıyla serbest bırakılacaksın; ihtiyaç duyulan tek şey paradır.

Bu yüzden kişi yarın her şeyin farklı olacağını zannetmeye devam eder. Arkadaşım üç kez eş değiştirdi. Ve her zaman bana, “Gelecek sefere, şimdi kurtulmaya çalıştığım gibi bir kadına âşık olmayacağım. O gerçek bir kaltak” derdi.

Ve ona, “Sen her zaman gerçek bir kaltağa âşık olacaksın” dedim.

“Bu garip. Sen hep ısrar edersin ve hayret verici olan şu ki her zaman haklısın! İkinci kadın ilki kadar kaltak olduğunu gösterdi, üçüncü kadın da diğerleri kadar kaltak olduğunu kanıtladı. Nasıl bunu tahmin ediyorsun?” dedi.

“Tahmin etmiyorum, ben bir astrolog değilim. Sadece seni tanıyorum; ne tür bir kadının seni çekeceğini biliyorum. Niçin ilk kadına âşık oldun? Kadının hangi niteliklerinin seni cezp ettiğini düşündün, analiz ettin mi? Ve ikinci kadını senin için kim bulacaktı? Yine sen. Ve sen yine aynı şeylere çekilecektin.

“Sen değişmedin, cazip buldukların değişmedi. Sen asla bu kadını seçme konusunda sorumlu hissetmedin. Bu nedenle üç seferdir aynı tür eşyaya sahip oldun…yeniden ve yeniden ve yeniden. Bunun boşanmayla alakası yok, bunun kadınları değiştirmekle alakası yok; senin zihnini değiştirmenle alakası var” dedim.

Ancak insanlar her zaman bir şeyleri başkasına atmayı severler. Çocukların hippi olmaya başladığı için endişeleniyorsun. Kızın uyuşturucu alıyor, oğlun yanlış olan her şeyi yapıyor: Uzun saç, sakal, uyuşturucular ve üniversiteden atılmış. Kaygılısın: Ne olacak? Kendi kaygını kızın üzerine, oğlanın, karının üzerine atıyorsun; herkes bu işi görecektir.

Zannediyor musun ki, oğlun mükemmel bir şekilde doğru yoldan gitseydi, kızın evlilik öncesinde hamile kalmayacak olsaydı, onlar uyuşturucu almasalardı kaygısız olabileceğini mi sanıyordun? Kızları ne derlerse yapan, oğulları anne babasının istediği şekilde eğitim gören pek çok insan tanıyorum; yine de onların başka bir şey için endişeleri var. Onlar endişelenecekleri başka bir nesne bulacaklardır.

Çocukların varsa çocukların hakkında endişelenirsin. Çocukların yoksa niçin Tanrı’nın sana çocuk vermediğinden endişelenirsin. Bizim bu dünyamız, görünen o ki her türlü hayvanın olduğu bir hayvanat bahçesi gibidir.

Egonun katmanlarını bırakmak demek psikolojik bir intihar etmeye hazırsın demektir. Ben ona sırf iyi bir isim vermiş olmak için sannyas diyorum çünkü şayet ona ‘intihar’ dersem daha da çok korkacaksın.

Buraya aydınlanmaya geldin, intihar etmeye değil. Ancak gerçek şudur ki intihar etmediğin sürece aydınlanma yoktur. İnsanlar aydınlanma istiyor ve hiçbir şeyi bırakmak, hiçbir şeyi kaybetmek istemiyorlar.

Sen aydınlanmayı olduğun halinle istiyorsun. Şimdi, bu mümkün değildir. Seninle özdeşleşmiş olan pek çok şeyi kesip atmak zorunda kalacaksın. Ve benim sürekli olarak yaptığım şey budur: Sana darbe indirmek, sana vurmak, seni şok etmek. Ve sürekli olarak seni şok etmek, canını yakmak, yaralamak için mümkün olan her şeyi yapmaya devam edeceğim çünkü yaralananın senin egon olduğunu, incinenin egon olduğunu fark etmeni istiyorum.

İçindeki korku içgüdüsünün peşine düşme çünkü bu seni bir korkak yapacak; o senin insanlığını aşağılar. O kendin tarafından yapılan bir aşağılamadır. Ne zaman bir korku görürsen, onun üzerine git! Basit bir kriter: Ne zaman bir korku görürsen, onun üzerine git ve her zaman egonun basitçe kaybolacağı ana doğru gelişiyor, genişliyor, yöneliyorsundur çünkü onun tüm işlevi korku vasıtasıyladır. Ve egonun yokluğu aydınlanmadır; o artı bir şey değildir.

Aydınlanma sana eklenen pozitif bir şey değildir. Aydınlanma bütünüyle bir olan sensindir.

O negatif bir olgudur; sen artık yoksun. O senin başına gelmez, o sen onu artık engellemediğinde, yok olduğunda gerçekleşir. Bu nedenle aydınlanmayı psikolojik bir intihar olarak isimlendiriyorum.

About Andre Dindisyan

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Scroll To Top